Demokratik üniversite neden gerekli? (Üniversiteli Gazetesi)

Kendimizi de, en yakın arkadaşımızı da, fabrikada çalışan amcamızı da, konfeksiyon atölyesinde çalışan ablamızı da, çöpçülük yaparak geçimi sağlamaya çalışan abimizi de kurtaracak bir davaya mı inanacağız? Yoksa halkın bombalarla katledilmesine, iliğine kadar sömürülmesine, iş cinayetlerine kurban edilmesine, fabrika atıklarının bulaştığı suları içerek zehirlenmesine göz yumacağız ve bireysel kurtuluşumuz için kendimizi patronlara satacağız. İşte üniversiteye yüklediğimiz anlam da bu tercihlerimizle şekillenecektir

Üniversite ve demokrasi kelimeleri yan yana getirilerek birçok tartışmanın içeriğine sokuluyor. Yalnızca demokratik üniversite ve parasız eğitim için mücadele edenler değil aynı zamanda bugüne kadar üniversiteleri kendi arka bahçelerine çevirmeye çalışan iktidar sahipleri de, tartışılan konu üniversite olunca kendi projeleri için meşruluk kazandırıcı bir kavram olarak hemen “Demokrasi”ye sarılıyorlar. En son 15 Temmuz sonrası YÖK’ün yaptığı her hamleye “Demokrasi” kavramını sızdırmasında gördük bu durumu.

Aslında yalnızca üniversite için değil hemen her konuda “Demokrasi” kelimesi meşrulaştırıcı bir kavram ya da kötülük getirici projelere kılıf olarak kullanılmakta. Lastik gibi nereye çekersen oraya giden bir kavram haline geldi. Tıpkı üniversite, bilim, bilgi gibi…

Çünkü zaman ve mekândan, o zaman ve mekânı yaşayan bireyden bağımsız bir tanım yoktur. Elbette o zaman ve mekân içinde seçtiği taraftan bağımsız da bir tanım yoktur. Bunun çok somut bir örneği bugün dünyanın her tarafına yayılmış kanlı savaşların neredeyse hepsinin özgürlük ve demokrasi için yürüdüğüdür. Bu savaşların planlayıcıları, silah tüccarlarının siyasal sözcüleri her yaptığı toplantıda insan haklarından, demokrasiden ve özgürlükten bahseder.

Ülkemizde 15 Temmuz gecesi yaşanan hadiselere baktığımızda kavga eden iki tarafın da argümanları aynıdır. Demokrasi, insan hakları, millet iradesi gibi…

Kısaca özetlemek gerekirse, kavramlara içerik kazandıran, o kavramın topluma nasıl sunulduğuyla alakalıdır. Kavramları ve olayları halka istediği gibi sunmak için ise iktidar sahiplerinin, para babalarının ihtiyaçları arasında bilgi üretim süreçlerine yani üniversiteye hâkim olmak en baş sıralarda yer alır.

Peki, üniversite sadece şirketlerin, iktidar sahiplerinin, toplum mühendislerinin ona yüklediği anlamla mı var olur? Yoksa insanın bilme, dünyayı anlama ve yorumlama çabasıyla mı şekillenir? Kuşkusuz ki birinden diğeri değil. Tarihte çarpışan, çıkarları çelişen tarafların gerilimidir üniversiteyi yaratan. Yani üniversite de kendi mekânında ve tarihinde deviniyor.

Üniversitenin serüveni

Varoluşundan itibaren kilisenin ya da başka dini otoritelerin kontrolünde, yanında yöresinde olmuş olan üniversite özellikle Haçlı Seferleri sonrasında gelişen coğrafi keşiflerle birlikte değişmeye başlamıştır. Çünkü Avrupa’nın ticaret hayatına ciddi etkisi olan coğrafi keşiflerle birlikte gelişen ticaret sınıfıyla kilisenin çıkarlarını da temsil eden feodalite arasındaki kavga bilginin o dönemdeki toplumsal işlevini de tanımlamıştır. Bilmek, tanımlamak, kendi tanımlamalarını kabul ettirmek şimdi olduğu gibi geçmişte de otorite kurmanın ya da otoriteleri yıkmanın önemli bir aracıdır.

Bilgiye hâkim olmak neye yarar?

Bilgi üretmeyi elinde tutmak, denetlemek ve sahip olunan bilgiyle toplumsal yaşamı tanımlamak tahakküm kurmanın ya da yıkmanın bir aracı olarak çıkarları çatışan kesimler arasındaki mücadelenin konusudur. Peki, bu çıkarları çatışanlar kimler? Basitçe kategorilendirirsek bir yanda şirketler, patronlar, onların siyasal temsilciliğini üstlenenler, sokak bekçiliğini yapan çeteler vardır. Diğer yanda ise emeğiyle geçinmeye çalışan insanlar, bugünü ve geleceği için mücadele eden gençler, yaşamak için mücadele etmek dışında seçeneği olmayan kadınlar, LGBTİ+’ler…

İşte genel olarak eğitim faaliyetlerini özel olarak da bilime dair süreçler bu kesimlerin mücadeleleri tarafından belirlenmekte. O yüzden bilgiye kimin sahip olduğu, niçin kullanıldığı, nasıl yaydığı, nasıl kullandığı, nasıl ürettiği önemlidir. Temel insani ve ahlaki saflaşma buralarda belirlenir. Bilimsel araştırmalar ve üniversiter hayat üzerindeki mücadeleler de temelde bu meselelerde cereyan etmiştir. Bu sorulara verilebilecek cevaplar ise basitçe sıralandığında; bir avuç azınlıkla toplum geneli arasında tercih yapmak, kar etmekle toplumsal faydayı ayırmak, toplumu maniple etmekle toplumun farkındalık düzeyini arttırmak arasında bir tercihte bulunmakla alakalı.

Bizim tarafımız ne olmalı?

Tarafımızı konuşmadan önce zamanda ve mekânda yerimizi konuşmamız lazım. Ancak paranın ve tüketmenin tek yüce amaç ilan edildiği, kutsallık adına cinayetler işlendiği, katliamlar yapıldığı bir zamanda ve coğrafyada neye taraf olacağız? Kendimizi de, en yakın arkadaşımızı da, fabrikada çalışan amcamızı da, konfeksiyon atölyesinde çalışan ablamızı da, çöpçülük yaparak geçimi sağlamaya çalışan abimizi de kurtaracak bir davaya mı inanacağız? Yoksa halkın bombalarla katledilmesine, iliğine kadar sömürülmesine, iş cinayetlerine kurban edilmesine, fabrika atıklarının bulaştığı suları içerek zehirlenmesine göz yumacağız ve bireysel kurtuluşumuz için kendimizi patronlara satacağız. Bireysel kurtuluş derken de yeteneklerimizin gelişmesinden ve özgürleşmekten bahsetmiyoruz. Kariyer geliştirici sertifikalarla, sahip olmadığımız bir hayatın illüzyonuyla, takım elbiseler ve şık kıyafetler içerisinde bir avuç zenginin işlerini görmekten bahsediyoruz. Ya da bizzat halkı katletmeyi kutsal bir dava sayarak halk düşmanı da olabiliriz.

Tercihler basit ancak ilkini yani kendimizin, halkın kurtuluşu için, özgürlük ve eşitlik için mücadeleyi tercih edeceksek ve bugün itibariyle ayaklarımız üniversiteye basıyorsa öncelikle üniversiteleri bütün iktidar ilişkilerinden temizlemeyi, üniversitede üretilen bilginin halk yararına olmasını, halka ulaştırılmasını savunmalıyız.

Üniversite halk yararına nasıl işler?

İşte tam da burada demokrasi üniversite ilişkisi tam manasını buluyor. Üniversitenin demokratik işleyişi, demokratik süreçlerden yana tavır alması, demokrat tanımlamasının asgari ilkelerine göre hareket etmesi ancak halk yararına işlemesi hedefiyle birlikte ele alındığında mümkündür.

Çünkü; üniversitede alınan her kararda, yetkilendirilen her işte, bütçenin oluşturulmasında ve kaynaklara aktarılmasında ancak söz, yetki ve karar hakkının üniversiteliye, akademisyene ve üniversitede çalışan işçilere verildiği demokratik bir işleyiş olursa halk yararı devreye girer.

Çünkü; üniversite ülkede ve dünyada gelişen olaylarda faşizme ve emperyalizme karşı, ezilen halklardan yana tavır alırsa halk yararına işler.

Çünkü; üniversitede üretilen bilgi ancak demokratik bir işleyişle halka ulaştırılabilir, halk yararı gözetilerek müfredat oluşturulabilir.

Çünkü; bunlar olmazsa atama rektörlerle, iktidardan iktidara değişen içeriklerle, şirketlerin faydalarını gözeterek çürüyen, üniversiteden başka her şeye benzeyen niteliksiz bir mekan oluşur.

Öyleyse, ayağını üniversiteye basanlar yani üniversiteliler halkın yararına hareket etmek için demokratik üniversiteyi yaratacak!

*Bu yazı ilk olarak Üniversiteli Gazetesi’nin Ekim 2016 sayısında yayınlanmıştır

Çok okunanlar

No Picture
Haberler

KTÜ Öğrencileri ulaşım zammını geri çektirdi

Trabzon’da 6 Mart’ta dolmuş ücretlerine yapılan %20’lik zam şehir halkının ve KTÜ öğrencilerinin yoğun tepkisiyle karşılaştı. Zamların uygulamaya koyulduğu günden itibaren 3 günlük süre içinde 1500 imza toplayan üniversiteliler, bu [Devamı]